Cumali Ceber! Sinema Filmi? Konu Buraya Nasıl Geldi?

Cumali Ceber diye bir film vizyona girmiş diyorlar! Vay be!…

Şimdi bu Cumali Ceber’i izlemiş olan bir arkadaşımla sohbet ediyor olsaydım, ona yekten “Malsın sen!” derdim. Açık ve net söyleyeyim, eşim dostumdan bu işi gidip sırf keyif için sinemada izlediğini söyleyen birine diyeceğim bu olurdu. Hele hele o eşim dostum arkadaşım “ya öyle diyorsun ama güldüm” gibi bir savunma yaparsa eşlik, dostluk, arkadaşlık dinlemez ağzına bir tane vururdum.

O arkadaş aymazlığa devam edip “İzlemediğin film hakkında ne konuşuyorsun” derse eşlik dostluk, arkadaşlık falan yalan olurdu, “hadi git işine, bundan sonra özgürsün, dağlarda çayırlarda bir başına koş” der doğaya salardım onu…


Ama gelin görün ki bu iş ilk üç günde boxoffice rakamlarına göre 128.564 kişi tarafından izlenmiş. Haydi bunun 564’ü eleştirmen, çalışan yakını, oyuncu akrabası vs. “bizim oğlan/kız ne yapmış” kontenjanından gidenler olsun…

Demek oluyor ki 128 bin kişi tarafından izlenmiş ilk üç günde.

Şimdi bu kadar insana nasıl mal diyeceksin, nasıl ağzına vuracaksın, nasıl doğaya salacaksın… Demek ki burada bir şey var deyip konuşmak gerekiyor.

Evet burada bir şey var… Peki nedir o var olan şey?

Şunu söylemek lazım, bu kadar lansman yapılan, reklam tanıtım yapılan ve 301 lokasyonda bulunan iş için bu rakam az bir rakam. Fakat yine de yaz aylarının yerli film rekorunu kırmış adamlar. Bu durum gösteriyor ki 300-400 bin kişiye ulaşacak iş.

Ben, sinema filmlerini çok izlenmiş, az izlenmiş diye değerlendirmem. Bir iş ne kadar çok ya da az izlenirse izlensin benim gözümde değerini o belirlemez. O yüzden şunu net bir şekilde belirteyim ki bu film milyonlar tarafından izlense de ben buna sinema filmi değil “gişe işi” demeyi yeğlerim.

“Peki bu kadar konuşuyorsun sen filmi izledin mi?” diyeceksin.

Hayır izlemedim. İzlemem de!

“Ee ne demeye böyle konuşuyorsun? Belki de çok harikadır, izlememiş bir de konuşuyor…”

Diyenler olacaktır. Ne münasebet efendim, diyelim ki elinizdeki elma çürük, bir kısmı da kapkara olmuş, onun çürük olduğunu iddia etmek için illa yemeniz mi gerekir? Hayır!

Bazı şeyler hakkında bazı yorumlar yapmak, bazı kanılara varmak için illa tamamını görmenize, tatmanıza, koklamanıza gerek olmaz. Gördüğün kadarı yeter onun ne olduğunu söylemeye…

O yüzden kimse “İzlememişsin bile ne konuşuyorsun?” demesin! İzlemedim, izlemem de! Fakat bu, onu eleştiremeyeceğim anlamına da gelmez.

İşin fragmanından gördüğümüz kadarıyla, küfüre, aşağılamaya, tokada yaslanmış bir “komedi” tarzı seçilmiş ve “samimiyet” kisvesi altında magandalığa, sığırlığa, “doğallık” kisvesi altında görgüsüzlüğe yaslanıp giden bir karakter çizilerek bir senaryo yazılmış… Hikayenin geri kalanında çok muhteşem kurulmuş bir hikaye olma olasılığı bence yok! Sizce var mı?

Gelelim işin izlenmişliğine. Nasıl izleniyor bu kadar?

Sektörde, “Alıcısı olan, alıcısı olacağı düşünülen” işlere yöneliyor herkes. Bu da, her işte olduğu gibi “Para-çokomel” eğrisine göre belirleniyor. Yapımcı parayı yatırırken, yatırdığından daha fazlasını alabileceğini düşündüğü işe yöneliyor. Peki bunu yapımcıya düşündüren şey ne; sosyal medya! Yani yaş ortalaması 13-14 olan bir ergen kitle…

Şöyle açıklayayım: Varsayalım ki bu ülkede alım gücü elinde olan ve sektörün dinamiklerini belirleyen kitle, Zeki Demirkubuz, Reha Erdem, Nuri Bilge Ceylan, Yeşim Ustaoğlu gibi isimlerin işlerini beğeniyor, sinemalarda onları görmek istiyor, onların işleri üzerine bir kamuoyu oluşturuyor olsaydı, finansörler oralara yöneleceklerdi.

Bu da sanat cahili insanların hoşuna gitmeyecek, osuruğa gülenler bunlarla mutlu olamayacak, “böyle film mi olur ya?” diye kendi kendilerine söylenip duracaklardı.

Tek etken sosyal medya mı?

Cumali Ceber ve benzerlerinin özelinde evet. Bir de kültürel bir alt yapıya sahip olmayan kitlenin, ekonomik güce sahip olmaya başlamasıyla seviyenin giderek düşürülmesi var ama o konumuzla şuan için alakalı değil.

Pek çok şeyde olduğu gibi sinema sektöründe de belirleyici olan sosyal medyanın yani “sektördeki alım gücünü ve belirleyiciliğini oluşturan” kitlenin yaş ortalaması 14. Bunun için de seviye giderek düşüyor. Sosyal medyada fenomen olanların çektikleri videolara bakarsanız, %98’inin kıvrak zekadan yoksun, kaba, içeriksiz, içi boş, cinsiyetçi, bağırma/böğürmeye dayanan, bir kesimi aşağılayan vs. şekilde olduğunu görürsünüz. %1’i biraz daha iyi durumda olmakla beraber yine berbat, %0,5 minik pırıltılı %0,4’ü de ehvenişer… %0,1’i de vasat. İyisini görmedim diyerek biraz da ukalalık yapayım. Neyse, neticesinde bu işleri yapanlar fenomen olunca, takipçi sayıları coşunca da bu ortalamalara sahip gişe işleri türemeye başlıyor ve doğru orantılı olarak seviye giderek düşüyor…

Sadece sinemada mı?

Hayır… Sosyal medyanın büyük kitlesinin leşliği yüzünden ortada imla bilmeyen yazarlar, sanattan bihaber sanatçılar, şarkıcılar, sinema ve oyunculuğu goy goy zanneden oyuncular türüyor. Alıcı da buluyorlar hem kendilerine hem işlerine çünkü gözümüze sokulup duruluyor işleri. Kafanı çevirdiğin her yerde onunla ilgili bir şey görüyorsun, ister istemez hayatının bir parçası haline geliyor/getiriliyor. Çünkü kimsenin derdi gerçekten bir sinema filmi çekmek, sanat eseri üretmek değil. Herkes daha fazlasını kazanmanın derdinde. Böyle olunca da değme yazarlar ellerinde taş gibi senaryolarıyla kapı kapı gezip sonunda hizmet sektöründe bir iş bulup hayatlarına devam ederken, osuruk temalı filmler rekor kırıyor.

Yıllarını tiyatroya, oyunculuğa vermiş, gecelerce günlerce çalışmış, konservatuvar okumuş, ömrünü oyunculuğa adamış isimler kıyıda köşede iş kovalarken, fenomencikler oyuncu oluyor. Tamam kesinlikle sanat kimsenin tekelinde değildir, yazmak, oynamak, yönetmek için illa okul okumak gerekmez. Fakat belirli bir bilgi, birikim, donanım, teknik, zeka, bakış açısı vs. bir sürü şey gerektirir. Sadece ergen kitleyi arkasına alanların oyuncu, yazar, sanatçı olduğu bir ortamda, kaliteli sanatsal üretim beklemek ne kadar doğru olabilir ki?

Seviyemiz giderek geriliyor, düşüyor! Basitlik, leşlik, cinsiyetçilik alıp başını gidiyor!

Peki nasıl oluyor da oyuncu bulunuyor bu işlere? Şimdi o çok basit zaten, bir “fenomen” çevre var ve onların kitlesi oluşmuş, geleceğimizi emanet edeceğimiz “pırıl pırıl, umut ışığı” gençlerimiz bu tipleri beğeniyor, takip ediyor, fenomen haline getiriyor, sonra onlar da arkalarına bu kitlenin gücünü alarak finansman, reklam, sponsor desteklerine ulaşıyorlar. Önemli rolleri de kendileri oynuyorlar zaten. Ondan sonrasına kalan roller de kolay, zaten oyuncunun işi oynamak, “Nuri Bilge Ceylan teklif etti de biz mi oynamadık” diye düşünüp atlıyorlar gelen işin üstüne ve oyuncu kadrosu kurulmuş oluyor. Bunu yapan oyuncuları eleştiremiyorum tabii neticesinde insanların yaşam kaygıları var, hepimiz bir takım etik değerlerden, ideallerden vazgeçiyoruz. Elektrik, su faturası, kira uğruna… Onlar da mecburen “iş işte abi ne yapalım” deyip giriyorlar. Zaten bunda oynamasa bir başkasında oynayacak, adam gibi iş yapan kaç yer kaldı ki; yine bir mali gücü bulmuş, ergen destekli fenomen, başka bir iş sunacak kendisine orada oynayacak arkadaş. Recep İvedik’in rekortmen olduğu bir ülkede yaşıyoruz sonuçta…

Peki bu sosyal medya denilen simülasyon nasıl bu kadar hayatımızı yönetmeyi başarabilir?

Yine bir arkadaşımla konuşuyor olsaydım, “malız da ondan” derdim ama şimdi diyemiyorum, yukarıdaki sebeplerden başarıyor işte… Peki ya biz sonsuza kadar “mühür kimdeyse Süleyman odur” mu diyeceğiz yani? Ne zaman bu ergen kitleye bir dur diyeceğiz? Sosyal medyada herkes her konuda uzman, adam hayatında üç tane film izlemiş, sinema eleştirmeni kesiliyor başımıza. Adam iki tane oyun oynamış bilgisayar uzmanı kesiliyor. Adam iki tane video çekmiş, çok izlenmiş, oyuncu/sanatçı kesiliyor. Attığı bir tweet bir milyon kişi tarafından beğenilmiş arkadaş başımıza yazar kesiliyor, filozof kesiliyor… Her şey bir komiklik zırvasına indirgenmiş, mizahın içi boşaltılmış, olmayan zekalarla her şeyin parodisi, mizahı, alayı yapılıyor.

Bu kadar kolay mı bu işler? Bakın mizah çok etkili bir şeydir, böyle ucuzluklara pabuç bırakmaz. Zeka işidir, incelik gerektirir, birikim, nükte kabiliyeti vs. gerektirir. Öyle her şeyin “mizah” adı altında böyle içi boşaltılamaz. Adama “yahu sen böyle bir filme nasıl gidersin” diyorsun “ama güldüm, bence çok güzel bir film” diyor. Güzel ne, film ne? Güldün diye bunu nasıl söyleyebilirsin, savunabilirsin?

Sen Eşkıya’nın, Muhsin Bey’in, Her Şey Çok Güzel Olacak’ın, Susuz Yaz’ın, Duvar’ın, Sürü’nün, Yeraltı’nın, Hayat Var’ın ve daha bir sürüsünün çekilmiş olduğu bir ülkede yaşıyorsun ve buna film deme cüreti gösterebiliyorsun? Haydi geçelim onları daha yakın döneme gelelim ve daha gişe işi kafasına gelelim, Vizontele’nin, Eyvah Eyvah’ın, Yahşi Batı’nın, Vavien’in çekildiği bir ülkeden söz ediyoruz. Gözünüzü seveyim şunlara film demeyin. Bakın bunlara ortak isim bulalım “Gişe İşi” yaptık denilsin lafım yok, sinema filmi değil bunlar, olamaz, bunu kabul etmek “Ben malım” demektir. Gerçekten bu böyledir!


Hasılı ne diyeyim bu kitleye, filmin mottosuyla “Allah sizi alsın!…”